10 Kasım 2013 Pazar

Reply 1994 diyorum, hiç bitmese diyorum!

Reply 1997’yi (Evet, bin dokuz yüz doksan yedi okuyorum, kim uğraşacak şimdi nineteen bilmem ne bilmem ne diye, biliyorum sen de öyle okuyorsun hiç oradan artizlik yapma!) severek, beğenerek, bağır çağır gülerek izledikten sonra ikinci sezon Reply 1994’te beklentim tavana çıkmıştı elbet. Özellikle “90’lar gibisi yok yea! 90’larda çocuk olmak acayipti arkadaş! Ama biz 90’larda… hede hödö” diye 90’lı yılları böğrüne basan bi’ tip olduğum için yine olmaktan korktuğum yerde, kdramada buldum kendimi.


Bu hafta azıcık biriksin de öyle başlarım dediğim Reply 1994’e siftah yapayım derken 7 bölümü bi’ pinçikte izledim bitti. Çok eğlendim arkadaş! 94 yılında Güney Kore’de ne olmuş ne bitmiş bilmiyoruz, bahsi geçen ünlü isimler, yaşanan önemli olaylar bize “çok da fifi” geliyor; bu yüzden yıpranmaya gerek yok, izlerken camış gibi gülüyor musun? Gülüyorsun!


Dramanın konusu farklı gibi dursa da karakterler ve olayların geliştiği yön açısından hemen hemen Reply 1997 ile aynı. Yine altı kişilik arkadaş grubu, iki erkek arasında kalan esas kızımız, esas adamlardan birine aşık gay oğlan, diğer arkadaşlar arasında pörtleyen aşk, 2013 sahnelerinde esas kızımızın hangi erkekle evlendiğinin soru işareti olması falan fişman…  Konu hakkında bi’ fikri olmayanlar, “Ama nasıl da merak ettik acaba ayrıntılı öğrensek neymiş ki?” diyenler buradan aktarmayla Google’a geçiyorlar.

1997’deki anne-babanın burada yine ebeveyni oynamaları da şahane olmuş. Karakterlerle ilgili diyecek çok bi’ şeyim yok. Ama Çöp hakkında konuşacağım bak! Daha afişi ilk gördüğümde “Kimdi bu yea? Du’ bak… Haa şey bu… Cinderella Man’deki kıvırcık salak bu!” diye hatırlamıştım şapşalı. Neden hatırlıyorsam artık, akla gelecek bi’ tip de değil aslında da işte benim beyin gereksiz şeylere programlanmış ondan hep. “Cücüğe bak başrol kapmış da burada yine salak bi’ tipi oynuyor; zeka küpü tıp öğrencisi ama gel gör ki hayatı hep pislik, hep goy goy… “dedim. Dedim de sonra
olaylar gelişti. (Bundan sonra yazacaklarım fengörllük çerçevesinde ilerleyecektir, bilginize.)

Lakabı “Çöp” olan esas oğlanımız 4. bölüm itibariyle kalbime bizonların tepişmesine sebep oldu. Bütün pisliği, osuruklu şakları, andavallığı, aynştayn zekası, düşünceli halleri, karın kasları, koca adamı 5 yaşındaki çocuğa dönüştüren gülümsemesiyle ideal erkeği gördüm ben hanım! Klasik kusursuz, parfüm kokan kdrama erkeğinden bi’ uzay yolu farklı olmasına rağmen benim gözümde 1 numaralı kdrama namcası oldu, takip listesine ekledim salağı. (Salak ama kalpli salak, sevgi sözcüğü olarak salak )



Sonuç olarak yine keşke hiç bitmese dediğim ama 13 bölüm sonra bitecek bi’ kdrama buldum kendime. Hep daha da kdrama izlemem diyorum; yine gidip güzelli, komikli bi’ tane yapıyorsunuz Güney Kore eğlence sektörü insanları! Çok hovardasınız yine!


NOT: Na Jung “Oppa yaa!” dedikçe gözlük kabıyla ağzına ağzına çakasım geliyor! Bi’ sus be kızım be, bi’ git o saçları tara be!

29 Ekim 2013 Salı

Hair wrap bizim işimiz!

Aylarca sacıma hair wrap yaptıracağım diye rastacı aradım, internetten mailler attım, sağa sola haber saldım. Bi’ tanesi de çıkıp: “Gel hadi, gel öreyim şu saçını renkli renkli ipliklerle boncuklarla süsleyeyim, gel tamam ağlama!” demedi. Ben hayatımı anlamsız, antin kuntin işlere adamış insanım, yıldırır mı bunlar beni?! Gittim araştırdım, öğrendim arkadaş! Sonuç olarak biz ergenliğimizde sabunla saçımıza rasta yapmış, koli kalemleriyle saç boyamış bir nesiliz, iki iplikten mi korkacağız?! Oturdum kendi wrap rastamı kendim yaptım, çok da güzel yaptım!

Hatta şimdi diyorum ki bunu az daha geliştirsem, yaysam millete, tanesini 20 liradan yapsam. Önce 20 ile başlar sonradan boncuk sayısına göre 30-35 falan derken yürürüm, giderim… Olur yani bu iş neden olmasın?! Bi’ bakmışın hair wrap dükkan zincirimi kurmuşum falan… Gülme bence, parayı bulunca o gevrek gevrek gülen yüzüne milyon dolarlarımla vururum bak!  :v

12 Ekim 2013 Cumartesi

G Dragon’u getirin bana!

Şimdi öncelikle belirteyim G Dragon’un ağzını burnunu kırdığım, saçını çekip tükürüp kaçtığım bi’ yazı bu. O yüzden sevenleri hiç okumasın! Okuyan da gelip bık bık etmesin! Ben bu çocuğu hiç sevmiyorum arkadaş, o kadar sevmiyorum ki sevmediğimi özel olarak belirttiğim bi’ yazı yazıyorum, düşün o derece. Nereden başlasam bilmiyorum; girdiği her tipi, yaptığı her anlamsız saç şeklini, ağzını yüzünü çemçükleştirerek çektirdiği fotoların hepsini ayrı ayrı itici bulup; asiyim, oh çok çılgınım, heyoo party time! temalı videolarının tümünü lanetliyorum!


Menajeri, arkadaşları yakın çevresi sizinde yatacak yeriniz yok! Yahu hiç mi sevmiyorsunuz şu çocuğu bi’ uyarmıyorsunuz! Biri de çıkıp demiyor ki “ Nabıyon arkadaş sen yea? İbişe dönmüşün halen neyin saçındasın, neyin asiliğindesin? Ayrıca yapışkanlı dövme mi o kolundaki Allah belanı…” Tamam, anlıyorum bu k-pop zımbırtısında böyle şeyler mübah ama bununki çok özenti duruyor be arkadaş! Beceremiyor bu, alın şunu pistten! G Dragon benim için Mazlum! Onu bana getirin!

Her yerde karşıma çıktığı için dayanamadım artık, bi’ çemkireyim dedim. Biri tedavisini üstlensin şu çocuğun, el birliğiyle ergenlikten çıkmasına yardım edelim. Gerekirse alıp bi’ dericinin yanına çırak diye verelim meslek öğrensin, olmadı askere gönderelim orada komutanlara ağzını çemçük yapsın bol bol dayak yesin. Baktık hiç olmuyor gönderelim bi’ köye orada tarla biçsin, koyun gütsün bi’ işe yarasın. 

21 Nisan 2013 Pazar

Ben Bu Filmi Daha Önce Nasıl İzlemem Vol. Bilmem Kaç: Go!


Geçen akşam bir manga uyarlaması olan Helter Skelter’ı izledim. Mangasını okumadığım için live action’ı hakkında şöyle böyle diye konuşamayacağım ama vasat bir filmdi diyebilirim. Neyse zaten konumuzda Helter Skelter değil Yosuke Kubozuka!


Helter Skelter ne kadar tırt olursa olsun, Joseph Gordon Levitt ve Heath Ledger karışımından oluşan Yosuke Kubozuka’yı keşfetmemek elde değildi. Kimmiş bu derken öğrendim ki kendisi ödüllü mödüllü yetenekli bir oyuncu, reggae'ye gönül vermiş bir müzisyen, 17 yaşında gibi dursa da çoluklu çocuklu bir adammış. Bir de 2004 yılında 9. kattan aşağıya düşüp hayatta kalması gibi bir mucizesi de mevcutmuş. Neyse bak böyle anlatırken birden aklıma geldi konumuz Yosuke de değil, Go idi.

Yosuke’nin İlyada Destanı misali uzayıp giden filmografisinden daha önce bir tane bile filmini izlememiş olmam da haliyle içimdeki araştırmacıyı ortaya çıkardı. Baktım ki bol ödüllü bir film duruyor orada, hemen usulca yanaştım. Ne de güzel yapmışım ki uzun zamandır izlediğim en iyi Japon filmini izlemiş oldum.


Sugihara, “ Bu benim aşk hikâyem” diyerek anlatıyor hikâyesini ama siz ona inanmayın. Aşk dışında çok farklı, çok derin mevzular dönüyor filmde. Babası Kuzey Koreli bir boksör, annesi ise Japon olan Sugihara ki bir diğer adı Lee Jong Ho, Japonya’da doğmuş büyümüş bir Kuzey Koreli’dir. Japonya’da bir Kore okuluna gitmektedir. Daha sonra ise Kore okulunda hâkim olan ideolojiye karşı çıkar ve Japon okuluna transfer olur. Böylece biz de Sugihara’nın dünyasına girerek, hikâyesine tanıklık ederiz.


Öncelikle belirteyim; ben Go’yu inanılmaz sevdim. Film; ırkçılık, vatanseverlik, ayrımcılık gibi konuları tam kıvamında tutturmuş, üzerine tatlı niyetine aşk serpiştirmiş, başarılı oyuncular ve oyunculuklarla güzel bir sunum eşliğinde servise hazır etmiş. Türü dram olarak geçse de pek çok sahneyi eğlenerek izlediğimi söyleyebilirim. Özellikle Sugihara ve babası arasında geçen her diyalogda, her dövüş sahnesinde şen kahkahalar attım. Senaryosu, oyuncuları bir yana ben filmin en çok anlatım dilini sevdim. Tamam, Japonya ile Kore arasındaki nefret tokat gibi çarpıveriyor insanın yüzüne ama temelde yatan ırkçılık mevzusunun damardan verilen bir dramla değil de, bir ergenin gözünden zaman zaman eğlenceli şekilde anlatılması pek hoşuma gitti. Yosuke de bu filmle aldığı ödülleri dibine kadar hak etmiş, hiç lafım yok! Filmi izlerken de sürekli olarak “Yalnız var ya bunlar, Yosuke - Joseph Gordon Levitt - Heath Ledger birleşseler Voltran’ı oluştururlar arkadaş bu nasıl benzerlik?!” diye düşünüp durdum :D Cidden benziyorlar inanmazsan bak Google orada, ona sor! :D

Diyeceğim o ki; “Ne zamandır güzel bir film izlemiyoruz be!” diye sızlananlar varsa, Go’yu es geçmesinler. Tabii benim gibi bu filmi izlemek için 12 sene geç kalanlar varsa… :D

14 Nisan 2013 Pazar

Yepisyeni bi' kdrama: When a Man Loves


Hazır bloga geri dönmüş haldur huldur yazıyorken aynı hızla devam edeyim diyorum. Du’ bak şimdi ilk kez kdrama inceleme şeysi yazacağım. Bu aralar bir sürü yeni drama başladı, baktım orada bi’ Song Seung Hun gördüm; tamam, dedim budur!

Söylemeye bile gerek yok When a Man Loves yine çılgınlar gibi klişelerle dolu bir drama. Bi’ kere zaten konusu temcit pilavı gibi habire önümüze serilen konulardan biri. Şimdi uzun uzadıya konusunu anlatamayacağım zaten herkes biliyordur ama eşsiz bir düz bakış açısıyla dramanın olayı şu: Özünde iyi ama çevresi kötü karizmatik bi’ adam, zor durumdaki fakir kıza aşık olur; ona yardım eder, olaylar gelişir. Daha 2 bölüm izledim, 2 bölümden sonra diyeceğim ilk şey: Biz Song Seung Hun’u farklı bir rolde göremeyecek miyiz arkadaş?!


Seung Hun yine bildiğimiz gibi ağız yüz dağıtsa bile kalbi çikolatalı pasta gibi olan, siyah takım elbiseli, boğum boğum kaslı haşin erkek… Şu adamcağız bu imajdan bir türlü kurtulamadı! My Princess’de düzgün bi’ adamdı ama onda da yine kasıla kasıla geziniyordu; yine bir soğukluk, bir ciddiyet, bilmem ne... Gerçi bak şimdi düşününce o yüz hatlarıyla adam şebelek bi’ romantik komedide oynayamaz ki, siz de haklısınız yapımcılar! :v Şimdi durduk yere adamı duvardan duvara vurmuş gibi oldum ama aslen öyle değil. Ben kendisinin gerek dramalardaki duş sahneleri, gerekse Twitter’ında paylaştığı tatil fotoğraflarıyla dünya dişileri için çok hayırlı işler yapan bir adam olduğunu düşünüyorum keh keh!

Şu esas kız için de iki çift lafım olacak. Gerçekten eğer Mi Do rolü için ifadesiz, mahkeme duvarı suratlı, soğuk nevale ve ölümcül itici bir kız düşündülerse bu hanım kızımızdan daha iyisini bulamazlardı herhalde. Hayır, düşünüyorum düşünüyorum Tae Sang sevilecek hiçbir yanı olmayan bu gamlı baykuş kızın nesinden etkilendi diye. İşte böyle olunca da daha baştan benim bu aşka inancım kalmıyor: D


İşte yine geçen gün yazdığım şeye geliyorum; ne kadar klişe de olsa, saçmalıklar birbiri ardına dizilse de (ki ilk bölümde Tae Sang’ın kendisine fırlatılan bardağı havada yakalaması ve ardından bardağı sıkarak kırması epikti: D), başrol kızları sevmesem de (ki genelde sevmem, özellikle tabak suratlı, mimiksiz olanları ayrı bi’ sevmem: D) 3. bölümü merakla bekliyorum. Kötü bir drama diyemem ama aklımızı başımızdan alacak kadar şahane de değil. Zaten genel olarak dramalarda karakter derinliği, olay örgüsünde bütünlük, tutarlı bir hikaye akışı olmadığı için (Hepsinde yok değil elbet bu dediklerimi barındıran müthiş dramalarda var ama iki dakika salça olma, genelleme yapıyoruz burada: D) vakit geçirmek için gayet uygun bir seçimdir diye düşünmekteyim.

Son olarak saçları soğan kabuğu ile mor karşımı bir renk olan amcaya sormak istiyorum: Neden bu yaşta bu asilik? :v

8 Nisan 2013 Pazartesi

Layne Gideli 11 Sene Olmuş…


Sene 2002 ben o zamanlar lisedeyim; asi, metalci ergen takıldığım dönemlerim. Hayatım sadece müzikten oluşuyor; sabah akşam MTV, VH1 izliyorum. Ordan buradan 90’lı yılların Blue Jean dergilerini topluyorum, biriktirdiğim üç kuruş parayı sevdiğim grupların kasetlerine ve yabancı müzik dergilerine harcıyorum. Hayatım boyunca ölümüne fanı olduğum tek grup Metallica’nın kendileri ile can ciğer olması vesilesiyle Alice in Chains ile tanışıyorum.

Önce MTV Unplugged albümlerini alıyorum. Oldum olası çok sevmişimdir MTV’nin Unplugged zımbırtısını. O kadar çok seviyorum ki Layne’nin sesini duymadan bi’ gün geçiremez oluyorum. Sonra üç bacaklı köpek kapaklı Alice in Chains albümünü alıyorum, sonra Facelift derken odamın boş kalan duvarları Alice in Chains posterleriyle doluyor.

O dönemde etrafımda Alice in Chains’in varlığından haberdar bi’ ben, bi’ Elvan olduğu için kendimi Alice in Chains’in ülke sınırları içerisindeki tek fanı zannediyorum. Sonraları internetin evimize girmesiyle beraber benimle aynı müzik zevkini paylaşan insanlar olduğunu fark edip bir aydınlanma yaşıyorum ama o zamanlar Alice in Chains’i  bi’ tek ben seviyorum, çok seviyorum!

11 sene önce 5 Nisan’da ailemle beraber arabayla halamlara giderken radyodan duyuyorum Layne’in ölüm haberini. Çok net hatırlıyorum: “90’lara damgasını vuran grunge akımının önde gelen gruplarından Alice in Chains’in vokali Layne Staley evinde ölü bulundu.” diyor. Duyduğum anda bembeyaz kesilip ağlamaya başlamamla annemin şaşkınlıkla yüzüme bakması bir oluyor. Halama gittiğimizde oturma odasındaki koltuğa uzanıp sessiz sessiz ağlıyorum, eve dönerken ağlamamı tutmaya çalışıp odama girer girmez koyveriyorum, Elvan’ı arayıp böyle bi’ şey nasıl olur diye sızlanıyorum…

Layne ölmeden birkaç gün önce yine mezarlık yolundan geçerek okuldan kaçıp Akmar’da eski dergilere bakıyoruz. Param yetmediği için alamadığım yabancı bir derginin içinden gizlice Alice in Chains ile ilgili haberin olduğu sayfayı yırtıyorum. Bir hafta sonra Layne gidiyor, ben o haber fotoğrafındaki mavi saçlı Layne’i okul sırama çiziyorum ve o mavi saçlı melek Layne ben mezun olana kadar sıramın en özel köşesinde duruyor.

Şimdi bakıyorum; gidişinin arkasından en çok üzüldüğüm o tanımadığım insanın ölümünün üzerinden 11 sene geçmiş. Şu an I Stay Away dinliyorum ve yaşasaydı 2010’da gittiğim Alice in Chains konseri benim için öyle buruk olmayacaktı, yaşasaydı kim bilir ne harika şarkılara imza atacaktı diye düşünüyorum. 11 sene geçmesine rağmen halen her sesini duyduğumda kalbim bi’ garip oluyor.

Aslında bu konuda bir şey yazmayacaktım, sessiz sedasız 5 Nisan’ı geçirmiştim ama bugün yedek ipod kulaklığımı ararken dolaptaki Alice in Chains kasetleriyle göz göze gelince dayanamadım… Bu da öyle Layne’e özlem duyduğum, buruk, nostalji kokan bir yazı oldu işte…

27 Mart 2013 Çarşamba

K-Drama Dediğin Şey…


Uzunca bir aradan sonra “yazmasaydım ölürdüm” dediğim bir konuyla geri dönüş yaptım sana sevgili bloğum! “Bu kadar zamandır neden hiç yazmadın vicdansız zalım?!” diyorsun ama  ben hayat denilen o dikenli o yolda bir o yana bir bu yana savrulur, sabah 9- akşam 6 mesai yapıp bir de oradan oraya röportaj peşinde koşarken gözlerimle yaş, kalbimde sızıyla hep seni düşündüm. Yazacak çok şeyim vardı ama yorgunluktan akşamları 11’de uykum geliyordu, ayrılık bizim için kaçınılmazdı. :D

İşte bu dönemde hayatımı çekilir kılan üç beş şeyden biri olan k-dramalar hakkında bir şeyler yazmazsam başıma bir şey gelecekmiş gibi hissettim. O yüzden “Ay şu güzeldi, şu içimi kıydı, bu bilmem neydi” demeden k-drama klişelerine bodozlama dalayım dedim.

Ben de bu camianın eskilerinden değilim ama hatırı sayılır sayıda drama izledim diyebilirim. Allah seni inandırsın insan işsizken vakit bolluğundan TV’de “Su Gibi” bile izleyebiliyor. Hatta ben bir keresinde işsizlikten anneannemle birlikte Arka Sokaklar’ı bile izlemiştim ki hala daha o günü unutmaya çalışırım. Neyse işte böyle bir dönemde ben de animelere biraz ara verdim ve kendimi k-drama’nın kollarında buldum.
Şimdi yazacağım şeyler gerçektir. Bilen zaten bilir, bilmeyen de izleyip kendi görebilir. :D

Esas Kız - Esas Oğlan İlişkisi: “Zıt Kutuplar Birbirini Çeker” Lafına İnanmak
K-drama denilen kavramın değişmez birinci kuralı; konu değişir ama karakterler değişmez. Esas oğlan illa ki zengindir, illa ki sevmediği zengin bir kızla nişanlıdır ve illa ki soğuk bi’ tiptir. Götü kalkık, yakışıklı ve bir o kadar kaslıdır. O kaslar daha ilk bölümden bir duş sahnesi ile izleyiciye gösterilir. Alternatif versiyonunda ise esas oğlan yine zengindir, unutamadığı eski bir kız arkadaşı ya da uzun süredir platonik takıldığı bir kız vardır. Bu versiyondaki esas oğlan beceriksiz ve bir halta yaramaz bir tiptir. Abujisi ya da halmonisi sürekli “ senden bi’ cacık olmaz acık adam ol da şu şirketin başına geç, bilmem ne şirketinin başkanının kızıyla evlen!” diye zırvalar durur. Esas kız mutlaka çirkindir ve o zamana kadar hiç erkek arkadaşı olmamıştır. Ölümcül andavaldır, fakirdir ve ayı gibi yemek yer. Hiç kimse anlam veremez ama o elin zengin piçi gider kimsenin yüzüne bakmadığı o kıza aşık olur. İşte o an çirkin şansı devreye girer. Tesadüfler yağmur olur yağar. Bunları bir araya getirmek için akla mantığa sığmayacak olaylar olur. Ben, sabahları aynı saate aynı yoldan işe gittiğim arkadaşımla bile otobüste karşılamazken k-dramalar über tesadüfleriyle çılgın atar. Bekliyorum ben bir tanesinde zengin çocuğun parası dönüp dolaşıp fakir kızın cüzdanına gelecek ve tanışacaklar diye. Yapacaklar bunu inanıyorum.


Esas Kız - Esas Oğlan Yakınlaşması: O Islak Bez O Alna Konacak!
Elbette ki elemanlarımızın birbirine aşık olması için belli aşamalar vardır. Önce mutlaka birbirlerinden nefret edeceklerdir, kavga kaçınılmazdır. İlla sürekli aynı ortamda bulunmalarını gerektiren bir şeyler olur. İlk önce taraflardan biri diğerine bir konuda yardım eder ve hafiften yakınlaşma başlar. Akabinde taraflardan biri yağmurda kalır hemen yatak döşek hasta olur. Tepesine iki damla su yedi diye anında bilinci kapanır, ateşler içinde yatar zavallıcık. Diğeri de bütün gece elinde leğenle başında bekler. Alnına ıslak havlu koyar, hastanın sabaha bir boku kalmaz. Alna konan ıslak müthiş bir tedavi yönetimidir. Çünkü elemanımız havluya sevgisini katar. Bir diğer yakınlaşma da yemek yerken yaşanır. Nefes almadan öküz gibi yemek yiyen esas kızın dudağının kenarında yemek kalır. Esas oğlanımız midesi kalkmadan yemek artığını eliyle kızın dudağından siler. Sonra da o elini yıkamaz, pis pis etrafa dokunur. Yakınlaşmanın başka bir boyutu da paçoz kızın iki makyaj yapıp, saçına fön çektirip, elbise giyerek sanki dünyanın en güzel yaratığına dönüşmesi ile gerçekleşir. Oğlanımız tren görmüş gibi bakakalır, o an ki heyecanla etrafta bir şeyleri devirebilir falan fişman…Unutmadan kız sarhoş olur erkek onu sırtında taşır. Değişmez bak asla! Bu sahnenin olmadığı bir k-drama k-drama değildir. Bir de kızımız uyuduğunu zannettiği esas oğlanın kirpiklerine dokunur. En can alıcı sahnelerden biridir, gereklidir.


Esas Kız - Esas Oğlan Ayrılığı: Yılan Kadın ve Erkek Kardeş Sorunsalı
Taze aşıklar daha aşklarını doyasıya yaşayamadan bunları ayıracak birileri mutlaka çıkar. Bu genelde esas oğlanın uzun süredir ortalarda görülmeyen eski sevgilisinin ortaya çıkması ya da esas kıza aşık başka bir erkeğin aşkını itiraf etmesi ile gerçekleşir. Aynı kıza aşık iki kardeşin hikayesi çok popülerdir. Öyle ki artık bundan gına gelmiştir. Kardeş kontenjanı doluysa kuzen, kuzen yoksa yakın bir arkadaş bu boşluğu doldurur. Ama kesinlikle esas oğlana yakın bir erkek daha kıza aşık olacaktır! Ama tabii ki onların büyük aşkını kimse bozamayacaktır.He bak bu önemli; esas elemanlardan birinin ya da sadece esas elemanların bildiği bir sır vardır. Hiç şaşmaz bu sır 9. bölümde falan ortaya çıkar. Eğer dizi 24 bölümse bu 13.-14. bölüme tekabül eder. Bu sır da aşıklarımızın arasına nifak tohumu ekebilir, kısa süreli ayrılığa sebep olabilir. Ama onların meselesine karışmaya gerek yoktur. 2 bölüm sonra onlar barışır biz kötü oluruz, bırakın ne halleri varsa görsünlerdir:D


Esas Kız - Esas Oğlan Kavuşması: Final Tırtlığı
Su yolunu bulur çiftimiz bir şekilde yeniden bir araya gelir. Final bellidir çoğunlukla mutlu son görürüz. Çiftimiz evlenip bir yastıkta kocar. En çetrefilli, gizemli, mevzulu dramanın bile finali şaşırtmaz. Zaten en baştan son tahmin edilebilir. Bu yüzden de finale mal mal bakarız. Ama yine de bitince insanın içini bir hüzün kaplar. Artık bu k-dramaların içine ne katıyorlarsa devasa klişelere rağmen bünyede müthiş bağımlılık yapar.

İşte ben de kendime şunu soruyorum bazı bazı: Arkadaş bu sürekli kendini tekrar eden, klişe manyağı zımbırtıları niye bu kadar seviyorum ben?!
Cevabı bulamayınca da açıp iki bölüm daha drama izliyorum, iyi geliyor. ^^

24 Şubat 2012 Cuma

Intergalactic Hayaller Vol. II – Thor’s Day

Geçen gün kenarda durmaktan yosun tutan Thor’u izledim; sonra bir an kendimden geçtim, önümde bir ışık huzmesi belirdi. Derken baktım rainbow bridge’in tırabzanlarına çıkmışım: ”Yaklaşmayın atlarım leyn!” diye yırtınıyorum. Etrafım atlı insanlarla çevrilmiş, herkes: “Neabıyor bu kız olm?” şeklinde şaşkoloza dönmüş bana bakıyor. “Yaklaşmayın, bak yeminle salarım kendimi aşağıya!” diye tehdit etmeye devam ediyorum. O sırada haşmetli, full karizmatik ve bir o kadar da sakallı Odin geliyor: “ Kızım sen ne yapıyorsun? İnan hiçbir şey senden önemli değil güzel kızım, gel bir oturup konuşalım .” diyor. “ Yok bey amca yaklaşma; bıktım ben bu hayattan borç gırtlakta, iş yok güç yok, kredi kartı ekstrem olmuş Everest sen halen ne anlatıyorsun bana? Tabi sana hava hoş mis gibi tanrısın, tuzun kuru senin. ” gibisinden çıkışıyorum.  

Bu arada köprü tepesinde olmama rağmen saçlarım müthiş havalı, üzerimde Zeyna kostümüm, belimde katanam var. “Katana ne alaka şimdi?” dersen, durmam “Rainbow bridge’den kendimi atmaya çalışıyorum sen katanayı mı sorguluyorsun hımbıl!” der, yapıştırırım cevabı. Neyse biz orda atladın, atlamadın diye cebelleşirken “O” geliyor.


Sapsarı saçları, balon balon kasları, uçuşan peleriniyle “ Açılın lan, mevzu mu var olm, ne oluyor?” diyor.  Bir an şaşaasından gözlerim kararıyor, elim kayıyor tam aşağıya düşecekken, kolumdan tutup yakalıyor. O an …to take me into your arms when love and death embrace… diyerekten fon müziğimiz giriyor.

“Merhaba, seviyeli bir sohbete ne dersin? Ben kısaca Thor, ama sen bana uzun uzun Thor ve Kasları diyebilirsin” diyor. Bir an öldüm mü acaba, diye tırsıyorum. Kendimi toparlayınca kuğul olduğum aklıma geliyor, çaktırmadan salyalarımı siliyorum. O sırada kıl Loki gelip: “Ne var burada olm trafiği kapadınız lan! 40 saattir at tepesindeyim yeminle sol ayağım felç oldu amk!” diye çıkışıyor.

Bunu duyan şahane Thor: “Birader doğru konuş, indirmeyeyim zumzuğü beynine!” diyip elindeki çekici sallıyor. Kıl Loki: ” Kardeşim önce o eli indir, hasta etme adamı!” diye karşılık veriyor. 
O sırada hemen lafa karışıyorum: “ Behlül aşkım yapma! Zaten bu mal kardeşin yüzünden suçsuz yere 4 sene hapiste yattın, bırak Allah’ından bulsun şerefsiz!” diyorum. Ama beni duyan mı var? Bir anda ortalık karışıyor. “Midesine vurmayın, midesi hasta, sakın bak!” diye haykırıyorum. Sonra birden annemin sesiyle dünyaya geri dönüyorum:

-Kızım, ne yapıyorsun o çekiçle? Bırak şunu paslı paslı…

Gidip çiçekleri suluyorum.

23 Şubat 2012 Perşembe

Çekiliş Var Dediler Geldik!

Balköpüğü Tasarım blogu çekilişle şipşirin bir fotoğraf makinesi hediye ediyormuşşş!  

Görür görmez gözlerimde kalpler belirdi. Nasıl güzel, nasıl sevimli! Şimdiye kadar katıldığım çekilişlerden bir şey kazanamasam da kim bilir, belki de senin Fuji Intax Mini’n döner dolaşır benim çantama girer falan ne bileyim ben! ^^

Canımcım Fuji Intax Miniciğimle bunlar bunlar yapılabiliyormuş:

*Şip-şak fotoğraf hatıraları ile arkadaşlarını keyiflendirebilirsin.
*Bu makine çok iyi bir yolculuk arkadaşıdır. Anında çekebilirsin, anında paylaşabilirsin ve anında hediye edebilirsin.
*Hafif ve kompak tasarım fotoğraf makinenizi her yere götürebilmeniz anlamına gelir.
*Fujifilm Instax Mini eğlenceli, benzersiz ve ilgi çekicidir.
*Manuel pozlama olanağı sayesinde yetersiz veya aşırı pozlamayı önleyebilirsiniz. 

Haydi gelin sizde katılın, rekabet olsun tatlı tatlı ^^

13 Şubat 2012 Pazartesi

Diyetle Yaşayanlar: Yea hadi git işine! Kek vereyim mi, üzümlü?

Sen; hiç mi çubuk kraker gibi selülitsiz bacaklar, çıkık seksi köprücük kemikleri ve çıt kırıldım bel istemedin? Peki sen; gördüğün incecik kızlara “ Emeeen öyle kız mı olur yea kemik torbası gibi, kadın dediğin acık etli olacak pehh!” diyerek kıskançlığını bastırmaya çalışmadın mı? Sen arkadaki sen söyle  Mango Outlet’te görüp beğendiğin kotların, şortların, elbiselerin sadece 34 bedeni kaldığında hiç mi “Ah ulen!” demedin?
Dedin tabii sonra da ver elini diyet, ver elini spor…


3 hafta önce “Madem pazartesi e diyete başlayalım bari” mantığıyla çevremin “Sen iyice manyaklaştın, ne diyeti? Kızım hasta mısın sanki 100 kilosun, ne diyeti? Ya bırak diyet diyor ya, azıcık bal ye pekmez ye de rengin yerine gelsin, ne diyeti?” tarzı yorumlarına meydan okuyup aşırı derecede kilo takıntılı olduğum için diyet işine giriştim. Giriştim de ne oldu, bana yine hüsran, bana yine hasret var!

Şu sıra pek moda olan Dukan’a sarayım dedim. Girdim internet sitesine bana uygun diyet için test yaptım.  “Git işine sen ideal kilondasın, manyak manyak konuşma!” diye cevap geldi. “Sen de mi Dukan?”  dedim, kendi bildiğim yöntemlere yöneldim.

“ Yok bu sefer çok azimliyim yea, yemeyeceğim!”  kilit cümlesiyle aldım gazı! Ne idüğü belirsiz diyetler yapacak kadar çıldırmağımdan her sağlıklı insanın yaşadığı gibi yaşamaya başladım. Fast food, hamur işi ve tatlıyla vedalaştım, sporla kucaklaştım. Un, tuz, şeker, yağ, nutella, bueno, king chicken hepsi birer hayal olup uçtu gözümde. Karda, kışta, buzda koştum. Ölümcül sıkıcı mekik hareketleri, abidik gubidik egzersizlerle haşır neşir oldum.  Son hamlem çayır çimenle aynı tatta olan mısır püskülü çayı oldu. 

3 hafta geçti ben sadece 600 gram verdim. Ayıptır, günahtır emeğime yazıktır. Ben 3 kilo vereceğim diye kendimi parçalarken metabolizmamın devirmiş kıçı, göbeğini kaşıyarak bana güldüğünü fark ettim. İşte o an bir ışık huzmesi yükseldi gözümün önünde:

” Ben nasıl bir manyağım arkadaş? Ne diyeti?”

Şimdi bıraktım bu işleri, boş işler bunlar boş! :D “Her şeyden az yiyip, öz yemek lazım. Mühim olan sağlık.” laflarıyla babaanneye bağlıyorum. Şişmanı, balık etlisi, normal kiloda olanı hiç fark etmez kilo takıntısı olanlar...

- Kek vereyim mi, çok güzel ama bak üzümlü, sıcacık çayla iyi gider. :D

6 Şubat 2012 Pazartesi

Kubo'ya Mektuplar Vol.V


Sevgili Kubo,

Evet, geri döndüm karpuz kabuğum Kubo’cuğum! Biliyorum özledin beni ama hiç yılışma ben sana gücendim. Bunca zaman bilerek yazmadım; çünkü içim kurudu senin dandirik Bleach’in yüzünden!

Ben sana geçen mektubumda demiştim Ichigo’ya shinigami güçlerini geri ver diye. Aferim söz dinledin, dediğimi yaptın ama bu hikaye nereye gidiyor bana bir açıklar mısın? Ölümcül sıkıcı fullbring filler’ı – hiç bana cevap verme o benim için filler idi – bitti kabul ediyorum da peki şimdi ne olacak? Gittin açke pakçe Ukitake Taicho’ya bok attın, adamı pislik gibi gösterdin. Gizli gizli işler çeviriyormuş gibisinden lekeledin. Niye taktın şimdi sen bu hasta adama? Günahtır, utan kendinden utan!

Hem ne öyle aynı şeyleri temcit pilavı gibi önümüze seriyorsun. İlla bir hain olacak, shinigamileri satacak, Karakura şehrini yok etmeye çalışacak bilmem ne!  Ne var arkadaşım bu Karakura’da herkesin derdi olmuş. Ayrıca o çizimler ne allahasen! Bir sayfa bina çiziyorsun, bir sayfa göz çiziyorsun sonra bir iki sayfa renkli Ichigo, Rukia koyuyorsun hoop bitti 23 sayfa geçmiş olsun. Bak Rukia demişken kızın saçlarını kesmişsin iyi olmuş,  güzel olmuş da o suratının ortasındaki saçı da kaldır sana zahmet. Kız ibişe benziyor yahu!  Yırtınıyorum Ichigo ile aralarını yap diye ama bakmaz tabi çocuk, kızın yüzü görünmüyor ki! Not al bunları not al!

Bleach’i sırf bunca yılın hatırı için okuduğumu bilesin yoksa yüzüne bakılacak halde değil. Bak yine nabzım 150’ye çıktı senin yüzünden. Tansiyon aleti bileğimde bilezik oldu sana laf anlatmaya çalışmaktan, sağlığımı tehlikeye atıyorum. Vericem Getsuga Tensho’ yu beynine beynine akıllanacaksın sonunda.

Geçen patronunla bizim evin önünde kardan adam yaparken seni konuştuk.” Kubo iyice zıvanadan çıktı, ücretsiz izin mi versen acaba biraz kafası dinlense?” gibisinden bir öneride bulundum. Fikrime çok sıcak baktı haberin olsun. Sonra “Yea sizin şirkette bana göre bir iş var mı? Malum işsizim bu ara kendime layık bir iş bulamadım.”dedim.  “Ne demek Intergalactic, dükkan senin buyur anahtarı.” dedi, çıkardı verdi anahtarı. “Yea hadi git işine!” dedim, yapıştırdım kartopunu bunun alnının ortasına. Gül gül öldük.

Diyeceğim o ki Bleach için son şansın, düzelttin düzelttin yoksa acımam alırım işini elinden. Neyse kuzum havalar soğuk, kar kış gırla. Dikkat et yerler buz, düşüp kıçını kırmayasın. Bak annemler de sana çok selam söylüyor yani söylemiyor ama tanısalar söylerlerdi keh keh! Bak sevdiğimden takılıyorum sana böyle alınmıyorsun değil mi? Keh keh!

Sevgilerle,
Intergalactic Girl

5 Ekim 2011 Çarşamba

Intergalactic Hayaller Vol. I

Sons of Anarchy 4. Sezon, 4. bölüm sonrası birden etraf flulaşıyor derken kendimi birbirinden afilli abilerden oluşan motorsiklet çetesiyle yolda buluyorum.  Hepimizin altında Harley’ler, üzerimizde deri ceketlerimiz, böğrümüzden ayak tırnağımıza kadar dövmelerimizle otobanda yan yana dizilmişiz gidiyoruz.  “Karşı şeritten araba gelmiyor mu? Hepiniz kordon boyu yapmışsınız!” deme, karıştırma o kısmı arkadaşım! Belki yol tek yön! Neyse gün batımında giderken saçlarımız uçuşuyor, fonda “Gimme fuel gimme fire gimme  that which i desire…” diye theme song’umuz giriyor. Hepimiz çok gazız, kimse tutamaz derken bir grup kendini bilmez yolumuzu kesiyor ve duruyoruz. Herifin teki yanıma geliyor. “ Ooo bebek naber yeaaa?!” diyor. “Bebek babandır ulan!” deyip yapıştırıyorum osmanlı tokadını.  O sırada beline kadar gelen lapiska saçlayla ün salmış, supersonic yakışıklı çete lideri Max geliyor.  Bana “Voo vooo voo… Sakin ol şampiyon, ben hallederim.” diyor. Aslında bir erkekten yardım almayacak kadar coolum fakat öyle güzel saçları var ki hayır diyemiyorum.  Adama bir osmanlı da o çakıyor ve yolumuza devam ediyoruz. 


Her zaman takıldığımız mekana gidiyoruz. İçeri girince bir havayla bara doğru yönelip “Hey barmen bana bira!” diyorum. Fakat biranın şu cool tavrıma çok klasik kaçtığını fark edip yavaşça yana eğdiğim başım ve dik dik bakışlarımla “ White Russian” diyorum. O sırada barda oturan zevzek Joe “ Hey bebek günün bu saatinde biraz ağır kaçmayacak mı o?” diyor. Uzun siyah ojeli tırnaklarımı göstererek: “ Sana ne be sana mı sorucam ibiş, ayrıca da bebek deme vallaha cırmalarım!” diyorum. Tırsıp götüm götüm uzaklaşıyor.  Derken dünyanın 8. Harikası Max yanıma geliyor.  “2 tek atar mıyız şöyle karşılıklı?” diyor. Bu lafını çok avam buluyorum fakat öyle güzel bir burnu var ki, burun değil adeta kayak pisti dolayısıyla hayır diyemiyorum.  Rüzgar yemesine ve kaskın içinde kalmasına rağmen hiç bozulmayan saçlarımı savuruyorum ve “ İyi hadi içelim bari.” diyorum.  Neyse içkilerimizi içtikten sonra bütün çete toplanıyoruz. Hepimiz son derece asiyiz “Ne yapalım şimdi, nereye gidelim?” diye düşünüyoruz sonra “ Ne de olsa hepimiz boş gezenin boş kalfası insanlarız, bari çıkalım yola artiz artiz dolanalım.” diyor cennetten bir parça olan liderimiz Max. Oylamaya sunuyoruz. 11’de 11 “hell yeah!”ile düşüyoruz yollara…
Sonra bir an fark ediyorum:
“Ben bisiklete binmesini bile bilmiyorum ki… Ne motorsikleti yea?!”
Kalkıp bir çay koyuyorum.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Origami: Katla Katla Bitmedi Arkadaş




“Origami’yi nasıl bilirdiniz?” Bu soruya cevabın: “İşte böyle kağıt var… Katlıyorsun… Sonra bir daha katlıyorsun falan… Bir daha derken olaylar gelişiyor bir bakıyorsun o kağıt tavşan oluyor.” gibisinden bir şey ise aferim sana. Sen git japonların bilmem kaç senesini verdiği kağıt katlama sanatını basite indirge. Tamam, katlama kısımları doğru ama üslubun yanlış. Bu iş tuzluk yapıp ,içine isimler yazıp, sayı tutmaya benzemez. 
Emek var bu işte kolay değil! Bak, bir bilenden öğren hele!


Yaşasın Origami Öğreniyorum! I
Origamiye girişmeden önce bu işin öyle görüldüğü gibi kolay olmadığını bilmek lazım. Baştan kolaylarla başlanır, doğrudur ama sonradan öyle bir kazıklaşır ki şaşarsın. Sen kağıdı aldığın anda National Geographic hayvanlarını boy boy dizeceğini düşünüyorsan hiç başlama, sakin ol ve yavaşça o elindeki kağıdı yere bırak. Başlangıç olarak kedi kafası uygundur. O kadar basit ki bunu yapıp kendini bir şey sanabilirsin. Sevgiliye ya da hoşlanılan kişiye sevimlilik olsun diye yapıp verilebilir. Bahsi geçen insan odun değilse şayet pek hoşuna gidecektir. Zaten şu kıytırık kedi kafasını bile deneyip yapamıyorsan hiç bulaşma bu işe. Gerçekten git bir çay koy kendine. Valla ya boşver!


Yaşasın Origami Öğreniyorum! II: Kolaymış Ya!
Kedi kafasını yaptın, hayat sana güzel. Sanıyorsun ki kıvıramayacağın kağıt yok. O zaman yap bakalım bu sakurayı da görelim. Sakura yapamayan origami dünyasında saygı göremez bunu bilesin! Öyle 5 dakikada olacak iş değil bu. Sen uğraşadur ben bir film izleyeyim.  Haydi kolay gelsin!
 


Yaşasın Origami Öğreniyorum! III: Öğrenmesem Mi Acaba?
Dedik ama bu iş zor, mesai ister diye.  Sen heves ettin.  Hala geç değil vazgeçebilirsin. Yok ben caymam, bu yola baş koydum diyorsan bu kusudama’yı yap alnından öpeceğim diyorum. Bu seni en az 2 gün yorar. Sen uğraşadur ben halamların yazlığa gidip, geleyim. Haydi kolay gelsin!

 


Yaşasın Origami Öğreniyorum! IV: Yıkılmadım Ayaktayım
Beni şaşırttın. Hala origami de origami mi diyorsun? Hem de bu yaptığın yamuk yumuk şeylere rağmen. Pes doğrusu!  Azmin beni etkiledi. O zaman sana bu linkleri öneriyorum.

Sömür sömürebildiğin kadar, boğul origami’ye.  Ama unutma bir gün annen odana girip “Bu kağıtlar ne böyle? Hiç temizlemiyorsun odanı, ıvır zıvır hep ortada… Vır vır, dır dır…” yapıp eserlerini çöpe atacak. Dikkatli ol. Haydi bakalım origami fatihi! Arkanda gün batımı, saçlarında rüzgar, gururlu ve bilgiçsin, gömül kağıtlara!

2 Ağustos 2011 Salı

Kubo'ya Mektuplar Vol.IV


Sevgili Kubo,
Nasılsın kuzum? Biliyorum özlemimden çılgına döndün benden bir mektup, bir satır bekledin aylarca. İşte geri döndüm ama sanmayasın ki ellerimde çiçeklerle, çikolatalarla döndüm. Sana laflar hazırladım Kubo Efendi!

Sen bizim Bleach’imizi ne hale getirdin adam? Fullbring diye tırt bir arc’a sardın gidiyorsun. Ben hayatımda böyle kötü main arc görmedim. Filler gibi geliyor hala inanamıyorum inanmak istemiyorum! Bu Ichigo oğlan shinigamiydi, hollowdu bilmemneydi. Sen şimdi fullbring yaptın çocuğu. Bir de  garip bir kıyafet  giydirdin. Ne yapıyorsun Kubo? Ana karakteri maymuna çevirdin. Nerde o Final Getsuga Tenshou’daki karizma Ichigo, nerde hee? Ayrıca yine bir sürü birbirinden itici yeni karakter sokmuşsun. Hele o Ginjo… Yok hakkında konuşmaya dermanım yok!

Olmuyor Kubo’cuğum olmuyor!  Bir efsane mangayı boka çeviriyorsun kuzum bak sinirden ellerim titriyor yeminle. Senin yüzünden genç yaşımda tansiyon hastası oldum. Yeni arc’da gelişen olaylar hakkında tek söz etmek istemiyorum o kadar kötü ki… Okuyucu shinigamileri görmek istiyor bunu bilesin! Nerde Kenpachi, nerde Byakuya, nerde Renji? Rukia’yı bile ortadan kaldırdın insafsız! Kaç kere dedim  Ichigo’yla aralarını yap diye sana, kaç kere!!

Bu iş böyle gitmez yavrucum. Sanma patronunla görüşmüyorum. Geçen tatildeyken karşılaştık, ağrıyan bacaklarımızı kuma gömerken seni konuştuk. “Çok boşladın bu çocuğu Intergalactic, ben söz geçiremiyorum bari sen başında dur yol göster, eti senin kemiği benim.” dedi.  “Ne yapsak, acaba işten alıp tamircinin yanına çırak olarak versek adam olur mu ki?” dedim, bu fikre sıcak baktı haberin olsun.
Kuzum havalar fena sıcak öğlen vakti dışarı çıkmayasın, beynini pişirmeyesin.  O Ichigo’yu da derhal yeniden shinigami yap,  yoksa çirkinleşeceğim.  

O attığım terliği de geri getir!

Sevgilerle ,
Intergalactic Girl

26 Temmuz 2011 Salı

Güneş Yanığı: Bir Cehennem Esintisi


Öncelikle belirtmeliyim bu yazı “Deniz, kum, güneş… Ne güzel tatil, can tatil, mis tatil…” gibisinden sevgi dolu bir yazı değildir. Tamam, tatil hoş bir şeydir insanı dinlendirir, az da olsa rutin hayattan uzaklaştırır ama bu tatil zımbırtısının bir de acı dolu yönü vardır: Güneş Yanıkları. Sırtın yanar arkana yaslanamazsın, uyusan uyuyamazsın, yüzün yanar konuştukça can çekişirsin, göbeğin yanar bir şey giyemezsin, değdikçe canın acır… Bu böyle uzar gider.

I.Güneş Yanığı: İlk Gün Şapşallığı
Bütün yıl çalışan, okuyan insan evladı tatile gitmenin sevinciyle derin bir şuursuzluk haline girebilir. Oldukça yaygın olan bu durum içindeki birey denizi görür görmez, o peynir kıvamındaki vücuduna aldırmadan, tepede cayır cayır yanan güneşi görmezden gelerek bir an önce kendini suya atmaya çalışabilir. Bu tarz hal ve tavır içinde bulunan bir canlı gördüğünüzde insanlık namına durdurunuz! O şuursuz bilmez ki bir anlık heyecan için bütün tatilini acı içinde geçirecek! Karşısında duran soğuk mavi suyun aşkına bırak güneş kremi sürmeyi, güneş kreminin anlamını bile unutur. Bütün bir yıl tatil tatil diye sayıkladığı için ilk kez denize girmesi akabinde denizde kalma süresi en az bir saat olacaktır. Bu da demek oluyor ki gitti o omuzlar geçmiş olsun!


II.Güneş Yanığı: Güneş Kremi Sorunsalı
Bilinçli tatilciler hiçbir zaman güneş kreminin önemini göz ardı etmezler. İlk iki gün 50 faktör, üçüncü ve dördüncü günler için 30 faktör, daha sonrası için 20 faktör krem kullanır bunlar. Abartırlar da abartırlar. Bir güneş kremi dediğin kaç para senin haberin var mı? Bu kadarına gerek yoktur onları dikkate almayınız Siz 20 ya da 30 faktörlük bir krem alın, olmadı yanınızdaki arkadaşlarınızın kremlerden bir sıkımlık alırsınız. Burada dikkat edilmesi gereken nokta kremin belli aralıklarla tekrar tekrar sürülmesidir. Sen plaja ilk geldiğinde bir kez yağlanıp, “Oldu bu iş, güneş kremi sürdük hacı bize bir şey olmaz!” dersen kızarırsın sosis gibi arkadaşım! O kadar denize giriyorsun değil mi, ne oluyor o krem? Her deniz çıkışı sürmelisin o kremi tatilci! İdareli kullan ama kaç para verdin ona, az sür ama mutlaka sür! 


III.Güneş Yanığı: Sağ Cenap,  Sol Cenap Dengesi
Tatilci eve döndüğünde tatile gitmeyen insanlara hava atmak ister. Çünkü o farklıdır, o bronzdur! Bu yüzdendir ki güneş altında saatlerini harcar. Kafasına güneş mi geçer, tansiyonu mu düşer, terden buharlaşır mı hiç umru değildir. Fakat bronzlaşma hususunda çok ince bir detay vardır: Sağ taraf ile sol tarafın eşit oranda güneş görmesi. Bu denge sistematik çalışma gerektirir. Her 20 dakika da bir vücut konumu değiştirilmelidir. Burada dakikalar çok önem taşır. Hele bir taraf 21 dakika durdu mu, eyvahlar olsun! İnsan maymuna döner maazallah! Aynı yöntem vücudun ön kısmı ile arka kısmını bronzlaştırma için de kullanılabilir.


IV.Güneş Yanığı: Kakao Yağı!!!
Belli bir bronzluk sınırına erişildiğinde bazı tatilciler kakao yağına geçiş yapıp, zenciye dönüşme çalışmaları içerisine girebilirler. Ellemeyin onları bırakın yansınlar! Çamaşır suyu ile yıkanmışçasına beyaz tenli olup da hiç koruyucu krem sürmeden direk kakao yağı ile güneşlenmeye kalkan insanlar… Siz gerçekten çok tatlı insanlarsınız, size hayatta başarılar diliyorum.